28 Şubat 2012 Salı

İslâm Öncesi Fiziki Çevre ve Tarihi Görünüm Açısından Arabistan

Eski çağlardan beri Arap yarımadası ve civarında yaşayan Sami ırkına mensup topluluklara, Arap denilir. İslamî dönem öncesi yaklaşık altı asırlık Arap tarihi, geleneksel olarak, ‘bilgisizlik dönemi’ ya da ‘barbarlık-vahşilik’ anlamına gelen “cahiliye” kelimesiyle adlandırılır.
Eski Arap yarımadasında birbirinden oldukça farklı sosyo-ekonomik, politik ve kültürel yaşam biçimlerine sahip toplulukların bulunduğu bilinmektedir.
Yemenli Himyeriler gibi bazı krallıkların olağanüstü fetihlerine dair tarihi kaynaklarda abartılı malûmatlar görülse de çok eski dönemlerde Yemen, çevresinde saygı duyulan bir medeniyete sahipti.
M.Ö. II.yy’da mimarinin ve mühendisliğin baş yapıtı olarak, dünyanın muhteşem harikaları arasında yer alan, iki yüksek dağ arasında inşa ettikleri ‘Marib’ barajı, onları iyi bir yaşam standardına kavuşturan âdeta bir bereket kaynağıydı. “Talihli Arabistan” diye ünlenen Yemen, sun’î sulamanın yapıldığı bir tarım ülkesiydi1.

Yemen’in, Samîlerin anayurdu veya en azından onların “ilk kuruluş yeri” olduğu sanılmaktadır.
Bereketli güneyle ilgili hatıralar, İslam öncesi çağların Arap hikâyelerinde bol bol yer almaktadır2.

Barajın çökmesinden sonra Gassaniler Suriye’ye, Hazrecliler Yesrib’e ve Benu Huzaa da Mekke’ye göç ettiler ve oralarda birçok yerli nüfusu etkilediler.
Roma imparatoru I.Jüstinyen’in direktifleri doğrultusunda ülkeleri, 525 yılında Habeşli Abisinyalılar tarafından fethedilinceye kadar Yemenliler kendi asli topraklarında bağımsız bir hayat sürdüler.

O tarihten itibaren Yemen yönetimi, Abisinya kraliyetinin yardımcısı konumuna düştü.

Ebrehe’nin komutasındaki Abisinyalılar bir adım daha ilerleyerek kutsal kâbe’yi tahrib etmek ve Mekke’yi fethetmek üzere Milâdi 570 yılında Arabistan’a girdiler.
Ebrehe’nin bütün ümit ve gayretleri fiyaskoyla sonuçlandı ve ordusu vurgun yiyerek görülmemiş, korkunç bir akıbetle karşılaştı. Bu olaydan çok geçmeden, Yemenliler, Perslilerin yardımıyla ülkelerinin hakimiyetini tekrar ellerine geçirdiler ve 628’de krallarıyla birlikte İslâm’ı benimsediler

Arabistan’ın kuzey sınırıyla bitişik; Fırat ve Dicle nehirlerinin suladığı verimli toprağı ve ılımlı iklimiyle dikkati çeken, Mezopotamya ise birçok medeniyete beşiklik yapmıştır. Önemli coğrafi ve stratejik konumu sebebiyle Mezopotamya, İslâmiyet’in doğuşuna kadar birçok kez el değiştirmiş; bölgede, imparatorlukların biri gidip öbürü gelmiştir.
İslâmiyet’in geldiği sırada, İran’ın kontrolünü kabul etmiş vasal bir devlet olarak, Irak ve havalisinde, Hira krallığı bulunuyordu. Akdeniz iklimine sahip Suriye bölgesinde yer alan Lübnan, Filistin ve Ürdün, insan hayatı  için ideal şartları haizdi. Bölge, Irak’la karşılaştırıldığında, nispeten küçük olmasına rağmen, Asya, Afrika ve Avrupa arasında uluslararası bir yol üzerinde bulunduğu için savaşçılara doğal bir geçit sağlıyordu.

Persler, Grekler, Mısırlılar ve Romalılar ordularıyla birlikte bölgeden tekrar tekrar geçerek burayı yerle bir edip pek çok kez medeniyet kurdular4.

Bu hareketli ortam, orada yaşayanların daima faal ve canlı kalmasına neden oldu.
İki büyük din olan Yahudilik ve Hıristiyanlık’ın bu bölgede zuhur etmesi hareketli ortamın düşünce ve kültür hayatına yansıdığının kanıtıdır.
Batı’da ise geniş, ama oldukça verimsiz sahil şeridinde yer alan Tihama çölü ile merkeze doğru tepelikler halinde yükselen Necd bozkırı, kurak iklimi ve engebeli arazisi ile Hicazlıların kıyıdan uzak iç kesimlerde
yaşamasını zorunlu kılmıştır.
Hicaz bölgesinde yer alan yerleşim birimleri içinde bilhassa Mekke, yaşam için doğal şartlardan yoksun, barınılması güç bir yerdi.
Bununla birlikte Hz.İbrahim’in, karısı Hacer ile küçük oğlu İsmail’i hiç kimsenin yaşamadığı Mekke’de iskânıyla birlikte çok geçmeden etraftaki insanlar (Cürhümiler) gelerek oraya yerleşmişlerdir.

Hz. Hacer ve İsmail’in gelişiyle âdeta Mekke’nin kaderi değişmiş ve her türlü yaz ve kış yiyeceklerinin (genellikle Taif ve Yesrib’den ithal edilse de ) bulunduğu bir yerleşim birimi haline gelmiştir

Mekke, Taif’le veya Hicaz’daki diğer yerleşim bölgeleriyle karşılaştırıldığında nispeten elverişsiz çöl şartlarına sahip olduğundan hırslı müstevlilerin pek dikkatini çekmiyordu. Bunda çevresindeki ürkütücü çöller ile engebeli tepelerin de önemli rolü vardı

İkliminin kurak, arazisinin çöl; yakın ve uzak komşu bölgelerin topraklarının verimli ve cazip görünmesi ekonomik ve kültürel güvenliğin ve istikrarın temini açısından Mekke’ye önemli avantaj sağladı.
Böylece uluslararası ticarî ilişkilerini canlı tutabildikleri halde, örf ve âdetlerini, dillerini değiştirmeden muhafaza edebildiler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder